TÜRK HARFLERİNİN ÖYKÜSÜ

Amaç, hedef, içerik

Türkler, tarihte en çok din değiştiren millet olduğu gibi, en çok alfabe değiştiren millet özelliğine de sahiptir. Girdiği dinin en ateşli savunucuları olan Türkler, genellikle de bu din değişikliklerinden kaynaklı olarak alfabelerini de sürekli değişmişlerdir. Bunun birçok siyasi, sosyokültürel etkenleri ve sonuçları olsa da, biz, bunlardan öte bir boyutu ile ilgileniyoruz; alfabelerle.

Tarih, Göktanrı'ya inandığımız zamanlarda ilk kez kendi alfabemizi kullanmamızla başladı. Sonra Budizm'e geçmemizle Soğdakların alfabesini kullandık. Ardından Maniheizm dinine inanmamızla Manihey alfabesini kullanır olduk. Hıristiyan olanlarımız Yunan alfabesi, Musevi olanlarımız da İbrani alfabesi kullanır oldu. Böyle böyle derken, İslamiyeti kabul etmemizle Arap alfabesine geçtik. Bunların yanında işgal edilen bölgelerimize, egemen milletçe öğretilen alfabeler de oldu, örneğin Rusların Kiril alfabesini, Çinlilerin de Çin alfabesini kullandırtması gibi. Bu konunun nedenleri apayrı bir tartışma noktası olabilir, ancak şu kesin ki, kültürümüzün akışında bu alfabelerin varlığı yadsınamaz.

XII. yüzyılda ilk kez Cüveydi'nin belgelendirdiği, sonrasında ise üzerinde pek durulmayan ancak İsveçli asker Strahlenberg'in 1721'de yeniden gündeme getirmesiyle Avrupa'nın ilgi odağı olan bu harfler, uzun yıllar Avrupa kökenli sayılmış, hatta adına “runik” bile denmiştir. Öyle ki, eski bir alışkanlık olarak bugün bile “runik” diyenler bulunmaktadır. Böylece Avrupalı araştırmacılar, “atalarımız Asyayı da elde etmişler, bizim elimiz oraya değin uzanmış” diye neredeyse yüzyıl boyunca bunlarla övündüler. Ancak Danimarkalı V. Thomsen 1893'te sıradışı bir yöntem kullanarak Orkun yazıtlarını çözdüğünü duyurdu. En çok kullanılan simgeleri not ettiğinde, aynı dört harfin çok sık tekrarladığını görmüş. Bu dört harf üzerinden dünya dilleri ile karşılaştırma yapmış ve ulaştığı sonuç, bir tesadüften çok, büyük bir tevafuk örneği teşkil ediyordu. Bu sözcük irñt “Teñri” idi. Yani Türkiye Türkçesindeki “Tanrı” sözü. Bugün bile Asya'da Teñri diyen topluluklar bulunmaktadır. Yüzyıllarca gizemli bir biçimde bozkırın ortasında duran bu taşların ilk çözülen sözcüğünün yaratıcının adı olması, bu yazıtların oracıkta öylece bozulmadan kalmasının bir anlamı olmalı. Thomsen bu sözcüğe ulaştıktan sonra gerisi çorap söküğü gibi kendi kendine çözülmüş, neredeyse bütün metin okunabilmiştir. O gün Thomsen ne demişse, bugün neredeyse hiçbir değişiklik olmadan bizler de kabul etmekteyiz. Böylece dilimizin ne denli sağlam kurallarla işlediğini, kendi içindeki olağanüstü tutarlılıktan anlamaktayız. Yurtdışında bu gibi çalışmalar sürerken, Osmanlı bilginlerince de bu yakından izleniyordu. Thomsen'in Danimarka Bilimler Akademisi'ndeki açıklamasından 4 yıl sonra, yani 1897'de Osmanlı'nın başkenti İstanbul'da Necib Asım tarafından “En Eski Türk Yazısı” adında bir kitap yayımlandı. Söz konusu bu kitap, Thomsen'in çevirisi niteliğinde Osmanlıca bir eserdi. Bugün bile Avrupa'da yayımlanan bir romanın yaklaşık 2 yıl sonra ülkemizde çevirisinin yayımlandığını göz önünde bulundurursak, Necib Asım'ın 4 yıl sonra çeviri yayımlaması o dönem için çok hızlı sayılabilir. Bu da bize şunu gösterir, Osmanlılar da o dönem bu çalışmaları yakından izliyorlardı. Bu kitaptan çok daha önce ise, İkdam Gazetesi'nde Osmanlıca olarak yazıtların bulunup okunduğuna dair 1895 tarihli bir habere de denk geliyoruz. Ancak o sıra ülkemizin yaşadığı büyük sorunlardan dolayı üzerinde pek durulamadı. Necib Asım, bu konuda Avrupa'daki gelişmeleri Osmanlıca çevirileriyle topluma sunmayı sürdürdü.

Arap harflerinin Türkçeyi yazmak için yetersiz olduğunu düşünen bilginler, bu konuda araştırma çalışmalarına giriştiler. Bu konuya öncülük edense, Azerbaycanlı M. Fetali Ahundov'dur. Ona göre Latin alfabesi, dilimizi en iyi yansıtan yazı sistemiydi. Bu önerisini sunmak için 1863'te Osmanlı'nın başkentine gelmiş, padişaha da önerisini sunmuştur. Ancak kimseden destek bulamamıştır. Bunun temellerini atsa da kendi yaşamında Latin'e geçişi görememiştir. Sonrasında Latin alfabesine ilk geçen de Azerbaycan olmuştur. 1926'ta yapılan Bakü Türkoloji Kurultayı'nın sonucunda da öbür ülkeler bir bir Latin'e geçmiştir. Sovyetlerin egemenliği ile Kiril alfabesi dikta edilen Orta Asya'da bugün bile Kiril ile yazanlar bulunmaktadır. Çin egemenliğindeki Uygurlar ise Arap alfabesini bugün dahi kullanmaktadırlar.

“Türk Harflerinin Öyküsü” sözünü ettiğimiz bu serüveni anlatmayı ve harflerin bizim için anlamlarını ulaştırmayı hedef edinir.

İÇERİK

“Türk harflerinin öyküsü” konulu sunumlarımızın içeriği, yalnızca alfabeler hakkında bilgileri içerir. Harflerin nasıl türetildikleri, hangi dönemlerde hangi yazılarda kullanıldıkları ve tarihsel gelişimleri gözönünde bulundurularak katılımcılara iletilir.

AMAÇ

Birincil amaç: Sunumların amacı, kültürel geçmişimizi alfabeler aracılığı ile genç kuşaklara aktarmaktır. Bunu bir örnekle açıklamamız yararlı olacaktır. Örneğin “ant içmek” deyimini biliriz, ancak bu sözü söylerken herhangi bir şey içmeyiz. Oysa eskiden atalarımız şöyle yapardı; sözleşmek isteyen taraflar sözlerini söyledikten sonra, içinde at sütü yani kımız olan bir tasa, karşılıklı olarak kanlarını akıtırlardı ve bu kan damlatılmış sütün adı “ant” olurdu. Böylece sözlerini söyledikten sonra bu “ant”ı içerlerdi ki, “antlaşma” olsun. İşte, bu ant içmek deyimi, ilgili harfin türetilmesinde de kullanılmıştır ve tası simgeleyen bir yuvarlak içine kan damlacıklarını betimleyen üç nokta konarak “ant” harfi türetilmiştir. Ortaya şöyle bir harf çıkmıştır:J. Bu gibi nerdeyse tüm harflerin açıklaması bulunmaktadır. İş böyle olunca, 40 harf öğrenen biri, kültürüne ait 40 öğeyi de öğrenmiş olacaktır.

İkincil amaç: “Lise 2 Türk Edebiyatı” dersininde de işlenen alfabelerin iyice pekiştirilmesini sağlamaktır.

HEDEF

2015 – 2016 Eğitim öğretim yılı içerisinde 10.000 (on bin) öğrenciye ulaşarak, öğrencilerin kendi kültürüne ait 40 öğeyi öğrenmesini sağlamak.

Kazanımlar

  • Tarih boyunca kullandığımız alfabeleri bilir.
  • Alfabelerin milletler için önemini kavrar.
  • Harflerin zaman içinde geçirdikleri aşamaları bilir.
  • Kendi alfabesini türetmeye çalışarak yaratıcılığını artırır.
  • Tarih ve Edebiyat dersleri arasında ilişki kurmasını öğrenir.

NASIL YAPILACAĞI

Dernek olarak, sunum yapılacak okula en az 3 kişi gitmekteyiz. Bir kişi sunum sorumlusu, 2 kişi de yardımcısı olarak orada bulunmaktadır. Bu kişiler, dernek yönetiminin belirlediği öğretmenlerden oluşmaktadır. MEB ile ortaklık kurulmasıyla bu kişiler için özel tasarlanacak giysilerle gidilmesi de ilgi uyandırabilir.

Şimdiye değin olduğu gibi yine gönüllülük esasında yapılacaktır. Sunum yaptığımız okullarda öğrencilere armağanlar (poster, kitap) dağıtılacak, karşılığında bir maddi beklentide olunulmayacaktır.

KAYNAKÇA

1- Hüseyin Namık ORKUN, “Eski Türk Yazıtları”, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 1987
2- Erhan AYDIN, “Şine Usu Yazıtı”, KaraM Yayınevi, Çorum 2007
3- Osman F. SERTKAYA, Rysbek ALİMOV, “Eski Türklerde Göktürklerde, Uygurlarda, Türgişlerde Para”, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2006
4- Talat TEKİN, “Irk Bitig Eski Uygurca Fal Kitabı”, Öncü Kitap,Ankara 2004
5- Əlisa ŞÜKÜRLÜ, “Qədim Türk Yazılı Abidələrinin Dili”, MaarifNəşriyyatı, Bakü 1993
6- Muharrem ERGİN, “Orhun Abideleri”, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 2012
7- Д.Д Вaсильев, “Памятники тюркской рунической письменности азиатского ареала” Советская тюркология, 1976. 8– No 1. – С.71-81
9- Besim ATALAY, “Divanü Lügati’t – Türk”, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 2006
10- Fuat BOZKURT, “Türklerin Dili”, Kapı Yayınları, 2005
11- “Göktürkler 1,2,3″ Ahmet Taşağıl, Türk Tarih Kurumu, 2012
12- Hatice Şirin USER, “Başlangıçtan Günümüze Türk Yazı Sistemleri”, Akçağ Yayınları 2006